25 03 2012

Hey dostum senin sorunun ne ha?

İşte yine başa döndük. Hep aynı hikâye.  Ehliyeti olan, askerliğini yapmış biriyim artık.  Önümde hiçbir engel kalmamış. Öyle diyor herkes. Aman ne marifet... Bir işim olacak yakında. Kravatlarım olacak, giymeyi sevmediğim klasik ayakkabılarım, takım elbiselerim... Ruhumu onlara hapsedeceğim. İlâçlarla yok edilen yetenekler gibi, kendimi bir köreltme seansına tabi tutacağım. Yalakalık yapacağım insanlara. Hediyeler alacağım, güzel sözler fısıldayacağım kulaklarına. Duymak istediklerini duyuracağım. Bacaklarım zaten bu şehre zincirlenmiş. Ne yapsam da kurtulamayacağım buradan, biliyorum. Tüm hislerimi uyuşturmalıyım. Kullanılmayan organlar körelirmiş  zamanla. Bitirdiğim üniversitede, sanki bir işime yarayacakmış gibi, buna rudimentasyon dendiğini öğrettiler. Ben de beynimi körelteceğim böyle.  İstedikleri gibi uyuşuk beyinli ve apolitik bir insan olacağım. Asosyal bir insan olacağım ve sırf evlenmek için evleneceğim. En az üç çocuk yapacağım istedikleri gibi. Kısacası: Robotlaşacağım. Aynı saatte yatıp, aynı saatte kalkacağım. Başım ağrıdığında, en kuvvetli ağrı kesicilere başvuracağım. İlâçlar... Filmlerde hep iyi şeylermiş gibi gösterilirler. Başrol, ilâç kutusundan iki-üç asprini yutar. Oh, ne güzel de kayar gider boğazından haplar. Klişe sahne. Sonra banyo dolabını kapatır  ve kapağın üzerindeki aynada göz altlarına bakar. Sağlıksız görünür hep. Sağlıksızdır da. Aynaya bakarken, kendisine meydan okuduğunu görürüz, kendisiyle yüzleştiğini.  Bense, aynalara bakmıyorum kötüyken. Küsüyorum onlara. Zaten banyomda dolap da yok. İlâç seçmiyorum. Buzdolabını açıyorum ve hangisi denk gelirse artık, bir tane alıyorum başım ağrıdığında. Geçmiyor boğazımdan o kocaman ha... Devamı

21 10 2010

Bilmezler

  Beni yastıkla boğ. Sudan çıkmış bir balık gibi ölmeliyim. Bacaklarımı çırpa çırpa. Yere vura vura kendimi. Teslim ediyorum ciğerlerimi sana. Kendimi sana bırakıyorum son kez. Sakın dönme cinayet mahalline. Sakın iz bırakma kendinden. Dudağının üstündeki yara izini görmesin kimse. Karnındaki beni, saçlarındaki kına kokusunu duymasınlar, bakmasınlar suçlayan gözlerine. Git buradan. Ama önce gözlerimi oy. Bakamazsın çünkü onlara. Derimi yüz ardından. En sevdiğin yerden; yanaklarımdan başla. Yüzünü süremezsin çünkü onlara. Sonra parçala cesedimi. Sağ elimi -senin elini tutan elim- vücudumdan ayır.  Bu aşkın diyetidir o çünkü. Parçalarımı kargalara yedir. Böylece, yeniden doğacağım. Bir ananın rahminden çıkıp, geleceğim ışığa. Başka bir kara parçasında, başka bir babadan; yeni bir piç olacağım. Aslında aynı piç: Yüzünde senden kalan o derin yarayı taşıyan. Gözleri oyulmuş gibi bakan suskun bir piç. Garip bir şey olacak üzerimde. Hani bir insanda ters giden bir şeyler hissedersin ya. “Karanlık bir tarafı var.” Dersin. Bir seri katil gibi değil, daha farklı. Bir kara delik... İçimde... Güzel her şeyi yutan ve ardından acı bırakan bir kara delik. Seveceğim onu. Tüm dünyaya karşı savunacağım. İnsanları kıracağım, umutları, ümitleri tuz buz edeceğim. Aşkı hiçe sayacağım. Sonra soracak insanlar: “Sen neden böylesin diye?” “Neden dokunduğun her şey kuruyor diye?” “Neden bu acıları kendine yaşatıyorsun?” Diye. Bilmeyecekler çünkü kara deliğimi. Bilmeyecekler beni yastıkla boğan bir sevdiğimin olduğunu. Gözlerimi oyan, cesedimi parçalayan, beni yeni bir piç yapan, senin olduğunu... Devamı

01 07 2010

Hesap-kitap bilmez aşk

Kadın uzaklara bakıyordu. Adam önünden geçti. Görmedi kadın. Bir süre sonra geri döndü adam ve tekrarladı bu hareketini. Yine olmadığını, görünmediğini fark edince, olduğu yere çömeldi ve bağdaş kurdu. Oturdu ve hesaplar yapmaya başladı. Teğetler geçirdi kadının hayallerinden, doğrular çizdi. Ölçtü, biçti,olasılıkları bir bir düşündü. Sırf kadının hayalleriyle, kendi hayallerini kesiştirebilmek için. Sırf kadının hayallerini yıkmamak için. Matematik biliyordu adam. Aşıktı... Bilmediğiyse: Aşk ve matematiğin bir arada olamayacağıydı. Çünkü hesap-kitap bilmezdi aşk. Su gibiydi; akar ve yatağını bulurdu. Boşuna korkuyordu adam. Kadın dönecek ve görecekti onu... 18 Kasım 2008 Edirne Devamı

16 11 2008

Dün gece, rüya, yağmur.

Bir rüya gördüm dün gece. İçinde sen vardın. İçinde, sanki başka bir dünyadan gelen bir yağmur vardı. Üzerimize yağıyordu yağmur. Hiç üşümüyorduk. Yürüyorduk ağır ağır. Sanki ben kördüm, sen de sağır. Çıplaktık. İlk defa sevişmiştik. Ağlıyorduk. İlk defa fark ediyorduk: Üzerimizde boya, kan ve göz yaşı vardı. Ve yağdıkça yağmur, Üzerimizdeki boya, kan ve göz yaşı akıyordu. Arınıyorduk adeta. Her şey aktıktan sonra üzerimizden, Birbirimizin derisini soymaya başladık, Ama hiç acı çekmiyorduk. Çünkü işkence etmeden birbirimize, birbirimizi öldürürcesine değil de, Göçük altında kalan birini kurtarırmış gibi yapıyorduk bunu. Hayatımız pahasına aceleci; ama bir o kadar da dikkatliydik. Yeni birer deri çıktı eski derimizin altından. Daha güçlü, daha alımlı, daha kalın. Sen bir gözünü çıkartıp, bana verdin. Ben kulağımı söktüm yerinden. Tamamladık birbirimizi. Telâşımız okunuyordu gözlerimizden, Heyecanımız, Hiçbir şey eksik olmamalıydı. Dün gece bir rüya gördüm. Elini sokuyordun göğsüme, Kirli bir kalpti çıkardığın. Aynısını tekrarladım ben de. Bir şeyler koyduğunu gördüm içime, Geleceğe dair güzel şeyler. Hayallerini fısıldadın kulağıma. Görmeyen gözümden öptün. Okşadığında başımı, Hepsi geçti kafamdakilerin. Yürüdük ağır ağır. Bir yağmur vardı başka bir dünyadan... 16 kasım 2008 Edirne Devamı

15 11 2008

Delilik bir kurtuluş gibi

beni gör, umursa beni, farklı olduğumu söyle özel hissettir. büyüt ve hep yanımda kal. kimse yapmaz bu kadarını...     Beklentiler, hep bir şeyler alıp götürüyor benden.Sımsıkı tutunsam da hayata, sana, yazdıklarıma, çektiklerime, parçalarımın kopup gittiğini hissediyorum. Birer birer azalıyorum ben.     Gün geliyor, sadece kırılmadığımı, bazen de kırdığımı fark ediyorum. Kırıldığım günler geliyor aklıma ve acım iki kat artıyor o zaman. Bazen olur insana, kötü bir gün geçirir, uyuyamaz, tam dalmak üzereyken uykuya, kendini iyi hisseder. Kısa bir anlık da olsa, mutludur o an. Sonra uyur, karabasanlar ve sanrılar görür. Terler. Sayıklar ve sürekli uyanır. Berbat bir gece geçirir. Sadece o tam uykuya dalma anında, bilinci yitirme ve kafaya takılanları unuttuğu o küçük anda dertsiz ve temiz hisseder kendini.     Ah o küçük anı durdurup, tüm ömrüme yayabilseydim. Bunun için deli olmayı bile göze alırdım. Tam o anda bir sahne geliyor sonra aklıma train de vie'den. +Schlomo, nasıl oldu da böyle deli oldun? -Tesadüfen! Haham olmak istemiştim,ama pozisyon doluydu. Sonra baktım ki, delilik boşta, başkası olacağına, ben olayım dedim. +Kendini yalnız hissetmiyor musun? -Hayır, hayır etrafta yeterince deli var.     Her şeyin farkında olup yaşayınca ne oluyor ki? Daha çok acı çekiyor insan. "Ne kadar çok şey bilirsen o kadar kötü demiş" bilenler. Çok doğru; ama gel de buna inandır kendini.      Ben istemez miyim suyun istediği gibi akmasını? Nereye gidecekse oraya gitmesini müdahalesiz, sorgusuz, sualsiz...     ... Devamı

15 11 2010

Kırık kalpler müzesi

    Uzun, sisli ve yorucu bir yolculuğun sonunda, kara gözüküyor. Sis yavaş yavaş dağılıyor ve deniz aniden durgunlaşıyor. Garip bir şeyler olduğunu fark ediyorum. Tam o anda, bir liman görüyorum. O liman sensin. Bense, karaya hasret falan değilim. Denizi de seviyorum; fakat sen aklımı başımdan alıyorsun. Ardından ben üzerime yapışan, limanla kavgalı isyânkar kaptan rollerinden sıyrılıyorum.      Sen, uzun zaman önce görmüşsün gemimi. Hattâ görür gibi olmuşsun diyelim. Ayna tutmuşsun gözüme. Fark etmiştim. Ama işim başımdan aşkındı o zaman. Hastalıklı duygularla boğuşuyordum. Gemideki isyânı bastırmakla meşguldüm. Çok kan dökmüştüm. Hep kendimi öldürüyordum. Uyuyamıyordum geceleri. Dedim ya, sonra seni gördüm. Deniz feneri sandım önce. Gözlerim kamaştı.     Gemimi karşıladın, gönüllü eşlik ettin bana. Seni nereden tanıdığımı düşündüm. Tanımıyor muydum yoksa? Önemsemedim. Elini tuttum. Dumanlı, ıslak ve karanlık sokaklar geçtik. Hep yürüdük. Öyle yürüdük ki, yürüyerek dünyayı dolaşabileceğimize inandım ben. Hiç de yorulmuyorduk üstelik. Bazen de insanların arasına, kalabalığa karıştık. Kimse fark etmedi bile bizi. Ben çok sevindim buna.      A şehrinden B şehrine giden nice araçlar geçti yanımızdan. Kaç saatte vardılar B şehrine, varabildiler mi, hiç ilgilenmedik. Problem istemiyorduk. Sorunsuz olmalıydı her şey.        Denizden gelmiştim ben. Karaya hasret falan değildim. Denizi de seviyordum; fakat seninle yürümek, ellerini sıkmak istemsiz, ellerimizin terlemesi, utangaç öpüşler, sıcaklığını duyduğumda, vücudumda oluşan gıdıklanma  h... Devamı

03 10 2012

En yasal kürtajımı yapacağım kendi ellerimle kendime

 Sevdiğim,  Her şey o kadar kolay gözüküyordu ki oysa, hiç bitmez gibi geliyordu bana. "Bu seferki çok farklı, çok güçlüyüz, emin adımlarla yürüyoruz." Diyordum. Her şeyi atlatabiliriz gibi geliyordu kolayca. Sonra n'oldu, nasıl oldu hiç hatırlayamıyorum. Sadece, seninle yaşadığım o sarhoş edici şeylerden sonra -masal gibiydi gerçekten- hiç ölmeyecekmişim gibi hissettim kendimi. Bir tepeye çıkıp, "Hayat yendim ulan seni!" Diye bağırmayı bile düşünmüştüm. Büyük düşünmemek ve özellikle büyük konuşmamak gerekiyormuş.  Devler bile ölüyor, bak Cüceler Ülkesi'nde Guliver öldü, Alice öldü Harikalar Diyarı'nda, Atatürk öldü, Mickey Mouse öldü, Barış Manço ve Marlon Brando da... SSCB dağıldı, İstanbul feth edildi, neler neler oldu. Atom bombası attı şu insanlar yüz binlerce insanın üzerine. Bir bilezik için üç yaşındaki kız çocuğunun bileğini kör bıçakla kesenler bile duydum ben. Bir bebeğe tecavüz edenler... Olmaz diye bir şey yok şu hayatta. Öyle bir kurgulanmış ki, düşmez kalkmaz bir Allah...   Bizim sonumuzsa ani oldu. Ama direndik, kolay lokma olmadık. Birbirimize tutunduk. Fakat o an, birden üzerimizi kaplayan siyah dalga geldiğinde, güneşi göremediğimi hissettim ben bir an. Seni bir yabancı sandım, tanıyamıyordum o zamanlar. Sonrası karanlık zaten. Sonrası yayılan o korkunç hastalık... Ciğerlerimize doldu önce. Oradan dokularımıza, organlarımıza geçti. Serumlar verdik, vitaminler aldık birbirimize. Eski günleri yâd ettik, sarıldık birbirimize, ağladık, seviştik... Hiç biri; ama hiç biri işe yaramadı. N'oldu, nasıl oldu hiç hatırlayamıyorum...  Zam... Devamı

24 10 2013

Huzur gelir, yanıma yatar

Umutsuzluk, umuttur. Francisco José de Goya Nasıl da titriyor içim şimdi. Yalan yok, çok korkuyorum. Öyle korkuyorum ki battaniyenin altına girip, karnıma çekiyorum bacaklarımı. Bunca yol aldıktan, bu kadar üzüldükten sonra, paramparça olmuşken defalarca, bile bile dümdüz bir hayatı seçmişken, sen çıkıyorsun karşıma. İşte, gökyüzünün eski mavisi geri geldi. Kuşları, ilkokulda yaptığım resimlerdeki gibi, "m" harfi şeklinde görüyorum. Tüm çiçeklerim papatya ve dört yapraklı yoncalar kaplıyor her yanı. Ben dört yapraklı yonca diye bir şey olmadığını öğrenmiştim oysa... Mutlu olduğumu belli etmiyorum meselâ. Üzgün sanıyor insanlar; ama aksine, kimsenin bilmediği bir sır taşıyormuşçasına gülüyorum içimden. Gecenin bir vakti uyanıyorum, sen aklımdaymışsın zaten. Seni hatırlamak için uyanmışım sanki. Huzur gelip, battaniyemin altına giriyor. Yatağı paylaşıyoruz. Yastıktaki çukurun yarısını ona ayırıyorum. Uyuyakalıyorum sonra. Uyandığımda arayacağım bir insan var... Ama korkuyorum. Hem de çok...   Devamı

01 07 2010

Ellerin

Göğsüme sokup ellerini, ellerini iki yana doğru açıyorsun. Kalbimi görüyorum, ciğerlerim havayla doluyor. Hamarat elli bir cerrah edasıyla kaburgalarımı aralıyorsun. Ellerine güveniyorum ve ne varsa acıtan, bugün burada sana bırakıyorum. Ağırlık azaltıyorum yükselebilmek için bir nevi. Birazdan uçup gideceğim senden. Ama bir yanım, ellerinde ölmek istiyor, ameliyat masasında gönüllü kalmak... Diyor ki: "Ondan uzaklaştığında yükseleceğini sanıyorsun; ama yükselmek bir yana, dibe vurucaksın ahmak, kendine gel!" Peki o zaman. Paket mi olsun içimdeki çocuk, yoksa burada mı yiyeceksin masumiyetimi ? doruk kirezci Devamı

06 10 2008

beni öldür; ama bana ismimle hitap etme

Bu resmiyetin bir anlamı yok. Beni öldür, aç bırak, susuz kalayım; ama şu diplomat tavrını gösterme ne olursun. Her şeyi hakettim; ama bu acımasızlık. Bu karıncaları bile bile ezmek, bu yavru kedileri boğmak, bu koskoca bir ormanı yakmak gibi. Dur, bir kez daha söyleme adımı. Bu ismi senden duymaya hiç hazır değilim. O kim? Tanımıyorum öyle birini ben. Öyle bakma ne olursun. Bunu bana yapma. Giyotine yatır boynumu, vücuduma elektrik ver; ama öyle bakma işte.  Dayanamıyorum buna. Gitmeliyim, kaçmalıyım senden. Tek yolu bu. Yaşayabilmemin tek yolu bu. En ufak bir hareketin, kriptonit görmüş süpermen gibi yok oluşuma sebep olurken, yapabileceğim en iyi şey: Senden kaçmak.  Bir fare gibi, kendi kanalizasyonumda kaybolacağım. Gidiyorum işte... Devamı

20 09 2008

gözleri sen

biz görüşmeme kararı aldık ya; sonra ben, hala senin için bir şeyler yapmak istediğimi fark ettim. unutamamak diyor insanlar bu duyguya... beslemeye başladığım yavru kediye verdim ismini. sırf gözleri sana benziyor diye... seni öptüğüm gibi, ıslak burnundan öpüyorum onu. senin için sadece bu geliyor elimden. çünkü aşmak imkansız, çektiğimiz çin seddi'ni. kedim; bana gelip sırnaşıyor, yüzümü yalıyor, bacaklarıma sürünüyor. sevmeye korkuyorum onu. karşıma alıp soruyorum: bir gün sen de gidecek misin? zamanı geldiğinde, büyüdüğünde, artık bana ihtiyacın kalmadığında, sıkmış bir oyuncağı bırakan çocuk gibi, daha güzel oyuncaklar için sen de beni terk edecek misin? söyle güzel kedim...   Devamı

14 09 2008

Hala aynı yerdeyim

                      Bir rüzgâr esiyor arada. Bir kuş tüyü gibi alıp, götürüyor beni. Fotoğraf albümlerimdeki fotoğraflara bakıyorum böyle zamanlarda. Hatta abartıp kokluyorum fotoğrafları. Eski ve güzel kokular taşıyorlar çünkü. Yetmiyor bana. Keşke yetse... Daha sonra video paylaşım sitelerine girip, Görükle ile ilgili videoları izliyorum. Hiç tanımadığım insanların yılbaşı eğlencelerini, partilerini, çektikleri kısa filmleri ya da her neyse işte. Sadece belki seni görürüm diye. Bir görüntüde gülen yüzüne rastlama ihtimalim var diye... Çok özledim. İsmin geçtiğinde içimden kötü kelimeler kullandım sana. Sinirliydim çok.  Çünkü beni bile bile öldürdün sen. Paraya tercih ettin. Dünyanın en bencil insanı olarak, ardında bıraktın... Küsen iki kişiden birinin ölmesi sonucu, diğerinin çektiği vicdan azabı gibi bir şey; ama ölen kişi duyuyor o acıyı bu kez. Buna rağmen unutamıyorum işte. Bir arpa boyu yol bile alamamışım. Sahibi tarafından tekmelenen köpek misali, ayaklarının dibindeyim hala. Vur bana lütfen... Devamı

16 11 2010

zımba makinesinin hüznü

Üstü altını delen, bir zımba makinesinin hüznü var şimdi bende. öyle çekmecede duran, yalnızca ihtiyaç halinde hatırlanan,                         bir nesneyim epeydir...   hani yedek bir sevgili, iş düştüğünde aranan bir arkadaş gibi...   üstüne üstlük, salçanın kaderi benimkisi: ne yapılırsa yapılsın, dolapta küflenmeye mahkum...   işte böyle bir gün       böyle bir küf yerleşiverdi ruhuma... hatırlamıyordum bile; en son ne zaman açmıştım içimi birine?   o ara girmiş olmalı hepsi. bana uydurma masallar fısıldarken sen, bu yalnızlık denen musubet, çatlaktan sızan su gibi, sızdı içime... şimdi hatırlıyorum, üstümü örtmeden çıktın odadan...   işte, o gün bu gündür ben:                    -ben mağrur zımba makinesi- muzdaribim kendimden... ... Devamı

25 06 2007

Kırılgan

  Kristal bir kadeh inceliğindeydi benim kalbim. Öyleydi... Düştüğüm çukurdan çıkmak için önce onu sana atıp, uzattığın ipe tırmanmalıydım. Özenle giysilerimin içine sarıp sakladığım kadehi, kalbimi çıkarıp fırlattım sana hafif bir şekilde. Tutmanı umarak… Ne kadar kaldım o çukurda ben? Akrep ve yelkovan ölülerine basarak ne kadar yaşadım, bilmiyorum. En iyi hatırladığım, senin görüntündü çukurun başında gördüğüm. Sendin… Sonunda biri fark etmişti beni… Kucağımda kıyafetlerime sarılı kalbim, ayağa kalktım. Uzun uzun konuştuk. Açtın bana göğsünü. Kafanın içindekileri döktün bir bir. Ve bunları yaparken âşık oldun bana. Oysa ben, o kadar meşguldüm ki kendimi ve burada yaşadıklarımı sana anlatmakla… O kadar meşguldüm ki kendimle, görememişim… Anlattın ya her şeyini, âşık oldun ya bana, dinledin ya sonra beni, hep dinledin… Ben dedim, “çıkma vakti geldi artık, kalbimi atayım da yukarı, ipine tutunayım onun ve kurtulayım buradan. Temizlemem gerekiyordu geçmişimin çamurunu ayaklarımdan. Yalnızlık denen çukurdan çıkmalıydım artık… Bir aşk ihtiyacım olan tüm hijyeni, o arınmayı sağlayabilirdi. Bekâretimi geri verebilirdi bana. Sen yapabilirdin bunu. Ama önce kalbimi sapa sağlam atmalıydım ki sana, sonra ipine tutunup yukarıya, yanına gelebileyim… İpime tutun gel diyordun da, “kalbini getirme yanında…” der gibi bir halin de vardı. Anlamsız kalıyordum bunun karşısında. Kararsızlıktan çıldıracak gibi oluyordum… İçgüdülerim, aklım-mantığım, kalbim, tenim, gözlerim, duyularım sana yöneldi sonra. Seni seçtim… Çünkü sen, farklıydın&hell... Devamı

21 06 2007

Diğer Yarımı Bıraktım Yanında...

Bursa’da seninleyim yıllar sonra… Sanki hiç dinmeyecekmiş gibi bir yağmur yağıyor… Aynı şemsiyenin altında ıslak paçalarımızla, duvar diplerinden geçerek yürüyoruz… İçgüdüsel olarak sığınıyoruz duvar diplerine. Sağımızda duvarlar, üzerimizde şemsiye ve ben senin solunda, caddeler geçiyoruz… Senin şemsiyen… Her zaman olduğu gibi, yine hazırlıklısın. Bense bez ayakkabılarla çıkmışım yola, çoraplarıma kadar ıslağım... Aramızdaki farklardan biri bu… Olağan trafik gürültüsüne farklı yönlerden gelen ezan sesleri karışıyor… Şehri şehir yapan keşmekeşliği olduğu gibi... Ama yağmurdan mıdır bilinmez, sıra dışı bir hareketlilik var. Bu hareketlilikten uzak, huzurlu bir yer arıyoruz. Belki birer kadeh yağmur suyu için… Çok özel an’lar vardır insan hayatında… En fazla beş altı tane… İnsanın : “Dikkatlice bakmalıyım bu an’ı unutmamak için.” Dediği anlar... Her ayrıntıyı kazımaya çalışır zihnine… Sonradan hatırlayacağını da bilir o an’ı yaşarken.  Ve zaman, mükemmel disiplin anlayışıyla, kimsenin gözünün yaşına bakmadan, durmadan, bir saniye bile aksatmadan ilerler. Sonra günün birinde, hiç beklemediğim bir anda, iş çıkışında otobüste ya da televizyon izlerken, en çok da yastığa koyduğumda başımı değişir sahne. Her zaman olduğu gibi, ücretsiz bir yolculuk yaparım geçmişe...  O çok özel anlara…                     Bu an’a dönerim, şemsiyenin altına. Senin şemsiyenin altına… Gülümsersin... Gülümsersin ve sorarsın: “Niye öyle bakıyorsun yüzüme?” &... Devamı

15 06 2007

Yarım Kalan Her şey Gibi Hüzünlü...

Tamamlayabilseydik o yapbozu seninle sevgili, kim bilir neler çıkacaktı ortaya. Bir kalp, yalın bir kalp belirirdi belki tam ortasında… Hem ıslak, hem kuru, hem sade, hem şatafatlı, hem kırmızı, hem değil bir kalp… Tam son parçayı yerleştiriyorduk ki, ondan sonra olanları biliyorsun zaten… Nereden geldiğini bilmediğimiz bir el tarafından, masanın üzerindekiler uçuruluverdi… Sadece filmlerde olur sanırdım böyle şeyler… Son parça, bir yapının kilit taşı gibi, otursaydı yerine, bir daha bozulmayacaktık. Bozamazdı kimse, hiçbir el hiçbir rüzgâr… Emek istiyordu, uğraşılmalıydı onun için. Zordu bir yapbozu tamamlamak… İki kişinin aynı yapbozu biçimlendirmesiyse, çok daha zordu. Ama biz yapıyorduk… Tamamlanmış karelerdeki ada figürümüzde mutlu mesut yaşıyorduk… En önemli özelliğimizse, birbirimizi tamamlamamızdı. Biz aynı zamanda, yapbozun yan yana iki parçasıydık… Dönüşü olmayan bir yol bu girdiğimiz. Her yol gibi, bir yol ayrımıyla başlayan, insanı seçimlerle yoran bir yol. Öyle ki, girdiğinde kendini bambaşka bir yerde ve bambaşka şeyler yaparken buluyorsun. Bir bakıyorsun, hayatın değişmiş… Sen sen olamıyorsun bundan sonra. Şimdi o kısa film senaryosu da, bizim gibi yarım kalacak. Belki ben o şiire hiç başlamayacağım. Bazı yazıları bitirmek gelmeyecek içimden. Gücünü saçlarından alan Samson gibi, bazı şeyleri sadece sen varken yapabilirdim…   Tüm yarım kalan şeyler gibi bir hüzün var bunda da… Yarısı kullanılıp, diğer yarısı buzdolabında çürümeye terk edilen limonlar gibi mesela, ya da o yarım bıraktığımız film, yarısını yediğin dondurma, yarım bırakılan bir şişe su tadında yaşadık bu ilişkiyi. Limonun kaderiydi düpedüz bizimkisi… Tırtılın kelebeğe aşkı gibi, çok yanlış bir zamana rastladı. Tırtıl âşıktı da kelebeğe, kozası bitmek üzereydi. Kelebekse kozasından çıkmış, uçmaya hazırlanıyordu. Kanatlarını açmaya çabalıyordu güneşin altında. Renkleri göz alıcı bir şekilde parlıyordu. İşte o zamandı. O zaman âşık olmuşlardı birbirlerine. Göz göz... Devamı

23 10 2010

Hiç İyelik Eki Olmayan Özne/ Kısaca AY

olduğu kadarı yetmezdi bana. sırt çantamı bir ilkokul çocuğunun ilgili ilgisiz, tüm kitaplarını çantasına doldurması gibi  mutlulukla doldurup gezerdim. hissetmezdim ki mutluluğun ağırlığını. ama zamanla büküldü belim.   sen vardın o zamanlar AY, sen vardın da, ben ancak, hiç iyelik eki olmayan bir özne kadar sahiptim sana. senin bana sahipliğinse dilbilgisiyle tescilliydi.   sonun başlangıcında, okunduğunda ismim, avuçlarımdan akan kum taneleri gibi aktın. sen aslında, başından beri uzaktın. aslı astarı olmayan bir gerçek, bile bile düştüğüm aleni bir tuzaktın.   senin artık olmadığın zamanlar, geceleri kambur bir çocuk geçer buradan, sırt çantasının altında ezilmiş iki büklüm, ve hala da bırakmaz şimdi boş olan o çantayı. bir şeyler mırıldanır anlamam. uzun uzun gökyüzüne bakar. nereye baksa AY, AY’a baksa, ağlar.. ... Devamı

14 05 2007

Ne kadar da tanıdık bazı şeyler...

Dilini ve saatini bilmediğin bir Akdeniz ülkesinin karasularında, akıntıya kapılmış yüzen mülteci bir şarap mantarı olmak… Basit bir mantar olmak; ama içinde havayla dolu yüz binlerce odacık barındırmak… İçinde fırtınalar kopması… Başka bir insanın girdabında dönmek sürekli, çekim gücüne kapılmak birinin ve bitince her şey, orada hiçbir şey bulamamak… Hiçlik uğruna çırpınmak son gücüne kadar, hatta verene dek son nefesi… Hiçlik için her şeyi, herkesi hiçe saymak, göz ardı etmek sevdiklerini. Ne kadar da tanıdık…   Bir kuştan kopup, hiç de tekin olmayan bir rüzgâra bırakmak kendini… Rüzgârı sevmek… Elini eteğini çekmek her şeyden sevince… Çıkış kapısı bırakmamak kendine… Ölümüne bağlanmak… Kendini unutmak…  Bile bile hatalar yapmak; inanılan şeyler uğruna bile olsa, Ne kadar da tanıdık…   Karşı tepelerden birinde, altın gibi parlayan o evin, yakından bakınca aslında bir yıkıntı olduğunu görmek… Bir putperestin, taptığı putun kırılışını görmesi… Bir aşk uğruna, bir bağışıklık sisteminin tamamen çökertilmesi, Ne kadar da tanıdık…   Her yaşta gerçekleşmeyen hayallerin varlığı… Aşina olunan hayal kırıklıkları… Aşinalık duygusu, alışmak duygusu, alışkanlıkların esiri olmak… En acısı, alışkanlık olmak, Ne kadar da tanıdık…   Dibe vurmak bazen… Mazgalların altından bakmak dünyaya… Ve her güzel şeyin bir sonunun olması, İnsanoğlunun doğması… Büyümesi… Bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını öğrenmesi… Bir şeylere çoğunlukla geç kalması, kaçırması trenleri… Ve ölmesi… Ne kadar da tanıdık…                                                                                                                         14 Mayıs’2007   ... Devamı

25 03 2012

Görmezden geldiklerim, sevgimden...

           Yanlışlarını düzelteceğin insan arıyorsun sen, sevgili değil… Bencilsin… Evet bencil. Ben daha fazla yaşayamayacağım bu sinir harbini ve daha fazla elletmeyeceğim yanlışlarımı sana. Ben bir şey yaparken, dikkatlice izliyorsun beni. Bunu neden yapıyorsun bir tanem? Eksikliklerimi tamamlamayıver artık! Açığımı aramaktan da vazgeç olur mu? Beni böyle kabul eder misin lütfen?             Neden iki insan çok samimi olduğunda olaylar bu noktaya geliyor ki? Neden böyle oluyor? Birbirini eriten iki zımpara kâğıdı gibi sürtüyoruz birbirimize.  Birimiz daha çok eriyor doğal olarak. Bir ilişkinin içinde kayboluyoruz. Yine de ayrılmaya çalışan siyam ikizleri gibi, birlikteyiz işte.             Hep göz ardı ettiğin, daima unuttuğun bir şey var… Sen de benim gibi insansın ve dolayısıyla senin de kusurların var. Çok rahat gündelik yanlışlara düşebiliyorsun. Ben görebiliyorum senin eksikliklerini. Zayıf noktalarını biliyorum. Zaaflarını biliyorum. Ama saldırmıyorum değil mi sana? Çünkü ben seni, zaaflarınla seviyorum. Görmezden geldiklerim, sevgimden.             Yalnızlığımı silsen de sevgilim,             Yanlışlığımı bırak kendi haline… Çok müdahalecisin. Yıpratıyorsun beni. Bunu biliyor musun? Gerçekten bazen bir şey söylediğinde bana, bir şeye karıştığında yersiz, ya da beni arkadaşlarımın arasında, başkalarının önünde rezil ettiğinde, küçük düşürdüğünde tiksiniyorum senden… Yıpranıyorum gün be gün… Yıprattığında beni, yıpranıyorsun da. Ben tiksindiğimde senden, kendimden de tiksiniyorum. Ben tiksindiğimde senden, tüm insanlardan tiksiniyorum. Lütfen…             Bazen,             Bazen dilimin ucuna ağır sözler geliyor... Öyle ağır şeyler ki, söylesem o anda, seni kaybedeceğim. Farkındayım… Farkındayım ve tutuyorum kendimi... Tutuyorum; çünkü seni seviyorum. Çünkü “geçecek” Diyorum hepsi. Çünkü inancım var sana… Görmezden geldiklerim, sevgimden.   Şimdi düşünüyorum  ve şu sonuca varıyorum: Belki bu yüzden... Devamı

25 03 2007

Don Quichotte

                                                                           Kirli bir ayna, kirli bir mum ışığında… Ve aynadaki yüz benim yüzüm… Arkada, kaybedenlerin, kayboluşların şarkısı… Mum ışığını sever o. Kâğıt ve karanlık… Bununla birlikte kendimi hazırladım: Senden gelecek o mesaja: “Unut beni, sahibim var!" Diyen…             Daha, “alışmalı mıyım buna?” Diye sorarken kendime, yoksa alıştım mı çoktan? Alışınca acımaz mı içim? Alışamazsam ne olacak? Sorular, sorular, sorular… Ünlem işaretlerim vardı oysa. İçimden emirler yağdırırdım kendime. Yapmayacaksın! Sen daha kötülerini de yaşadın! Unut! Bakma oraya! Görme! Cevap verme!             Oysa şimdi: Yapmasam mı? Atlatır mıyım? Ya unutamazsam? Baksam mı? Cevap vermese miydim?             Ünlemlerim dik duramaz oldular ve birer soru işaretine dönüşüverdiler. Gardı düşen boksör misali, tüm yumrukları alıyorum yüzüme. Belki bir boksör anlardı beni… Hepsi danışıklı dövüş aslında. Ben tahta kılıcımla, ejderhalara kafa tutuyorum. Üstelik elbiselerim de yanıcı… Tahta kılıç benim aşkım. Ejderhalar hayat ve yanıcı kıyafetler de aşırı duygusallığım… Bir şey var ki, o da acıya alışmak ve hep acıya doğru gitmek. Bu da zırhım olmalı. “Hani yenilsem de, kaybedecek neyim var ki?” Düşüncesiyle, belki ulaşırım zafere. Biliyorum… Bir yerlerde kazanacağım. Hiç kaybetmedim buna dair umutlarımı.   Gün gelecek, dilimin ucunda, hiçbir şey, hiçbir kelime olmayacak kaybetmeye dair…   ... Devamı

01 07 2010

trajikomik bir ölüm

bir filme ortasından başlamak ya da bir oyuna sonradan dâhil olmak tadında bir ilişkiydi bizimkisi. ben elinde patlamış mısırla geç kalan, oturanları rahatsız eden o görgüsüz tiptim… yine geç kalmış; ama yetiştim sanıyorken, her şeyden habersiz anlamaya çalışıyorken olanı biteni ortalıkta dolanırken kimin kim olduğunu bilmeden, çabamı gör istiyordum sadece… çabamı gör…   ortasından başladığım için, filmden hiçbir şey anlayamadım normal olarak… sadece kız erkeği üzüyordu sürekli, kızın annesi kızı zengin biriyle evlensin istiyordu. sonu tahmin edilebilir filmlerdendi… falandı filandı işte… gözyaşı gibi bilindik şeyler… sonra, sonradan dâhil olduğum oyunları da yitirdiğimi fark ettim… oyunbozan dediler diye bana, terk etmişim oyun arkadaşlarımı. oysa ben, “neden hep ben ebe oluyorum?” diye sormuştum sadece… susmak mı lazımmış?   sen, sen ilginçti muz cumhuriyetindeki bir maymun gibiydin; bir maymun düşmez ya muz kabuğuna basıp… dünya senin dünyandı. öyleydi işte...   simdi okusan bunları, seni maymuna benzettiğim için kızarsın bana. her zamanki gibi, kızarsın ve atarsın derinlere bir yere… sonra bir gün aniden çıkarıverirsin onu karşıma, pusuda avını bekleyen bir yırtıcının çevikliğinde, ya da rüzgârdan çarpan bir kapı gibi, “bana maymun demiştin hatırlıyor musun?” diye…   hatırlarım muhakkak… yüzüme çarpar bir şeyler, ve bir şeyler parçalar içimi.... mahcup olmam muhtemel…   filmin sonunu merak ettiysen eğer, -ki etmezsin sen önemsemezdin filmleri- olsun… zengin adam ve kız evlendiler. başroldeki, o rolünün hakkını veremeyen çocuk ta muz kabuğuna basıp öldü… trajikomik bir ölüm oldu doğrusu… Doruk 2007 Bursa ... Devamı

26 10 2010

Mart'a ithafen, miyop şiir.

Giriş: hep sevdiklerimden darbe aldım ben sevdiklerim acıttı canımı en çok. çok sevdiğim şekerlemeler çürüttü dişlerimi. o canım çizgi filmler bozdu gözlerimi. Gelişme: gözlerimin yerine koyduğum kömürler ve objektiflerden sakladığım gülüş, gülmeyişim, hep sevdiklerim yüzünden… yüzümden düşen bin parça, parça-pinçik kalbim, kalbimin kaçışı göğsümden, “den den”lerin çokluğu, hep sevdiklerim yüzünden. Sonuç:   uzak bir geleceğe, miyop gözlerle bakmak… uzağı göremezken, uzaklara dalmak, olmuyor…   hayatı çizgi filmmiş gibi izlemek, gözleri bozmak pahasına… ve bozulunca, at gözlüğü takmak, olmuyor…   bir kavanoz reçel dipliyken dünya, ya da bir şişe kırmızı şarapken, harapken kentlerim, duyulmazken seslerim, duyulmazken. kastım yokken, yokken sesim. kendimi ararken, ararken sesimi, sonra susarken, kastederken. her şeyi bırakıp gitmek göt gibi, olmuyor…... Devamı

22 10 2010

Fırlayıp gitti kalbim, açık pencereden gökyüzüne...

Boş bir kuş kafesi ya da ıskartaya çıkartılmış bir sandal… Anlamını yitirmiş imgeler. İkisi de atılmış bir köşeye. Tıpkı göğüs kafesim gibi… İçindeki kuş çoktan uçup gitti çünkü. Bedenim cansız bir odun parçası âdeta. Ve o sandal gibi ıskartaya çıkarttım kendimi. Usulca... Kimseler fark etmedi yokluğumu. Öylesine yaşıyorum artık. Zayıflıyorum ve uyuyamıyorum. Meğer o küçük kuşmuş beni yaşatan. Her şeye rağmen son bir şans vermiştim kendime. Evet, iyi hatırlıyorum. “Hani” demiştim, “hani olursa…” Korktuklarını çok iyi hatırlıyorum. Korktular beni sevmekten. Sormadım tabii ki, “neden korkuyorsunuz?” Diye. Çünkü bana hatayı kendimde aramak öğretilmişti. Ya da ben öğrenmiştim bunu, deneme-yıkılma yoluyla. Aynanın karşısına geçip meydan okudum kendime: “ Senden mi korkuyorlar?” Diye sordum defalarca. İşte o zamandı. O gün açtım göğüs kafesimin ufacık kapısını. Fırlayıp gitti kalbim, açık pencereden gökyüzüne.  Kimi rüzgâra benzetmişti beni. “Öyle bir esiyorsun ki…” Demişti. “ Öyle bir esiyorsun ki, kapılıp gitmemek için zor tutuyorum kendimi.” Güvenmiştim kendime. Ne de olsa rüzgârdım ben. Eserdim, eninde sonunda alır giderdim onu. Sıkıca tutundu ve yüzüne vurmama izin verdi hafif hafif. Dalgalandırdım saçlarını. Ne kadar güzel olduğunu hatırlattım. “Bak!” dedim, “koza” dedim, “kelebek” dedim… Öyle sıkı tutunmuştu ki, hiç bırakmadı ellerini. Yine hatayı kendimde aradım. "Esememişim" Dedim. Sonra o öylece çıkıp gitti. Sustum ben... Kimi göz alıcı bir ışığa benzetti beni. Karanlığın sonundaki kurtuluş olma... Devamı

03 07 2010

?-Soru İşareti

kalabalıklar içinde yalnız olmak bir yana, bir avuç yalnız insan içindeyim. tıpkı o ıssız ada hikayesindeki gibi, o üzümlü atasözündeki gibiyiz. garip olan,  bakmasak da birbirimize, kararmışız göz ucundan...   sonra vazgeçtim… yalnızlığıma dair nedenler ararken kayboluyordum sürekli. hep aynı kapı: içeriden kilitli olan. ve elimdeki anahtar, onun değil ! çilingir, hiç değilim.   İşte bu yüzden… yani fazla kararmaktan, ararken kaybolmaktan, bir de dedim ya: çilingir olmamaktan ötürü, vazgeçtim.   soruyorum bazen kendime; düpedüz yalan… aslında hiç sormuyorum. cümlenin sonunda soru işareti bile yalnızken, "ben neden yalnızım?" diye soramıyorum.   o kapı neden içeriden kilitli, kaybolmamak için bıraktığım ekmek kırıntıları nereye gidiyor, bilmiyorum… o da bilmiyor benim gibi: soru işareti…   ... Devamı

25 03 2012

Alınmasın Kimseler Üstüne...

Sanki ben ulaşabilmiştim deniz fenerime. Benim de bir rotam yok muydu? Hiçe sayarak benim yolumdan çıkışımı senin için, kendi rotanda kalabilmek için her şeyi yaptın. Yüz seksen derece dönmüştüm oysa. Kıyıdan gelen sesleri umursamadan, kimseye kulak asmadan sana gelmiştim. Denize düşen yılana sarılırmış ya, senin de vardı sarılacak şeylerin. Önce gereksiz yere üzmeyi denedin beni. Olmadık şeylere olmadık tepkiler verdin. Kendi kendime söz vermiştim ama ben, seni hep affetmek için. Biliyordum çünkü… Olmadığını gördüğündendir belki, vazgeçtin bundan. Bu sefer de kayıtsız davranmaya başladın. Beni biliyordun. Bu durumdan, ilgisizliğinden dolayı ne kadar acı çekeceğimin farkındaydın ve yaptın. Karşında kıvranışımı izledin bir süre. Ta ki kendine karşı koyamayana kadar… Geriye bir tek yol kalmıştı. Her zaman işe yarayan bir yol. Karşıdakinin içinde kocaman bir yara bırakıyordu bu; ama bunu önemsemiyordun zaten. Vakit gelmişti, kaçacak yer kalmamıştı ve akıttın zehirini içime. “Beni anlamadın.” Dedin, “Anlayamazsın.” Benim bir hayatım yoktu. Benim bir rotam ya da varmayı umduğum bir deniz fenerim olamazdı, ben bir insan değildim. Yaşamamıştım ben hiç efsane. Oysa senin aşkların efsanelerdi. En güzel, en iyi, en akıllı, en tecrübeli sendin hep. Sen istersen olurdu her şey. İkinci şansı sadece sen verebilirdin kendine. Seni, sadece sen “Anlayabilirdin.” Sen anlayabilirdin kâinattaki her şeyi. Biz diğerleri, zavallı, aşağılık mahlûklardık. Oturdum sonra bunları düşündüm. Akıttığın zehir damarlarımdaydı. Neredeyse bir hayatım olmadığına inandırmıştım kendimi. Büyükayı koştu sonra yardımıma. Panzehirin içimde olduğunu söyledi. Yol gösterdi. “Sapma” dedi rotandan, &l... Devamı

04 03 2012

Ayaklanan Duygular

      Gün ağarmak üzere. Ay tam bir hilal şeklini almış. Türk bayrağındakinden daha keskin ve biraz daha ince. Aslında karanlık yüzü de apaçık belli oluyor.        Yaşantımın her döneminde bende farklı duygular uyandıran sabah ezanı okunuyor yarı uykulu hoca tarafından.Huzur ve hüzün veren o ağır melodiyi içimde hissediyorum ve istem dışı çıkıyor ağzımdan kısık bir sesle : "Aziz Allah..."        O anda, günün birinde aklıma gelen, saçma ; ama bir o kadar da gerçek bir düşünceyi hatırlıyorum. Hayal ediyorum. Bin beş yüz, iki bin yıl önce de ay yine hilal şeklinde, bu geceki halindeydi. O insanlar da benim gibi, farklı bir yerde, farklı bir zamanı yaşarken, ayın aynı halini görmüşlerdi. Sanki onları görür gibiyim. Hayal, ama gerçek gibi. Kendi hayallerimde, onların hayallerini yaşıyorum.        Ezanı daha iyi duymak için pencereyi aralıyorum. Ayaz var dışarıda. Üşüyorum ama buna aldırdığım yok. Fiziksel hazzı, ruh doyumuna tercih ediyorum. Artık büyüdüm, o yüzden huzur veriyor biraz. O sessizlik, sesin yankılanması, ağırlığı... Oysa çocukken nasıl da korkardım. Geceleri, yani sabaha karşı, mutlaka ezanda uyanır, kafamı yastığın altına sokar, kulaklarımı tıkardım ve ezanın bitmesi için dua ederdim. Sebepsiz bir korku vardı içimde.        Ezanın bitmesi için dua etmek...         Geçti bu korku zamanla. Sonraki dönemlerde duymaz oldum, mışıl mışıl uyudum o saatlerde.       Şimdiyse, onu hatırlatıyor artık bana. Hüzün kısmı buradan geliyor işte. Uyanırdı o da sabah ezanı okunurken. Ama onunki bir korku degildi. Uyanır ve otururdu yatağımızda. Dinlerdi. Bitmesini beklerdi. Bitince sorardım ona uykuya dalmadan :         Beni seviyor musun?        "Seviyorum." Derdi.        Öperdi...        Uyurduk sonra.          İşte, hüzün kısmı buradan geliyor. Artık yok "O" ve ben uyumuyorum sabah ezanlarını dinlemeden.       Önce korku,şimdi hüzün,huzur ve özlem...   ... Devamı